Bu ülke öylesine garip bir ülkedir ki dili tartışmaya açtığın zaman insanlar kesim kesim ayrılırlar: Kimisi dil şöyle olmalıdır dendiğinde “Haa bak bu ülkücü kesin.” der, kimisi “Yok yok, Tanrı diyo, bence solcudur bu.” der, kimisi de “Yav bu inşallah dedi konuşurken, sağcı bu, koyu sağcı hem de.” der ve konuyu dilden alıp hop diye siyâsetin kucağına bırakıverir. Bir de “Türkçe diyo bu ya lan, diğer diller olmasın mı diyo, faşist misin olum sen?” diyerek konuyu dördüncü bir boyuta çekenler de var hâliyle.
Ben neyden bahsedecektim, nerlere gitti bak işin ucu. Neyse, toparlayıp asıl konuya geri dönüyorum. Konu ne zaman Türkçe’den açılsa küçüklüğümüzden beri duymaya alışageldiğimiz bir tanım vardır usumuzda: “Türkçe yazıldığı gibi okunan; okunduğu gibi de yazılan bir dildir.” diye. Özellikle yabancı bir dil öğrenirken bununla daha sık karşılaşırız. Örneğin İngilizce’de ‘cola’daki “c” ünsüzü /k/ olarak okunurken ‘cinema’daki “c” ünsüzü /s/ olarak okunur ve işte çoğu insan bu durumla karşılaştığında der Türkçe yazıldığı gibi okunur diye. Bunu oldukça sık duyuyoruz; ancak şu anki Türk âbecesiyle yazıldığı gibi okunan bir dilin varlığı olası değildir. Bunun nedenlerini; önce yetkili noktaların yaklaşımlarını verdikten sonra kendi düşüncelerimle açıklayacağım ve olası çözümler önereceğim.
Öncelikle görüyoruz ki Türkiye’de dil denildiği zaman yine iki cephe oluşuyor: Türk Dil Kurumu destekçileri ve Dil Derneği destekçileri. İlk önce Dil Derneği ne demiş bu konuda ona bakalım:
Soru: Türkçe yazıldığı gibi okunan, okunduğu gibi yazılan bir dil midir? Yanıt: Hayır, Türkçe büyük ölçüde yazıldığı gibi okunan bir dildir. Bütün dillerde yazı ve konuşma dili ayrımı vardır, Türkçede de yazı ve konuşma dili aynı değildir. Ancak Türkçede yazı ve konuşma dilleri arasındaki ayrım, öteki dillere göre daha azdır. Türkçede söylenişte ve yazıda elbette kuraldışı örnekler de vardır; ama biz, yıllardır dilimize giren yabancı öğelerle daha çok uğraştığımız, gözle ve kulakla dili iyi öğretemediğimiz, dilcileri çok ciddiye almadığımız için “Türkçe yazıldığı gibi okunur” gibi yanlış bir savın arkasına takılıyoruz. Örneğin /ğ/nin konuşma ve yazıdaki değişimlerini çokları bilmiyor. Dilimizde hâlâ kullanılmakta olan yabancı sözcüklerin söylenişi kişiden kişiye değişiyor. Türkçe yazıldığı gibi okunan bir dil olsaydı bu sorunlar büyür müydü? Dilcilerin ve uygulayımbilimin (teknolojinin) desteğiyle bir an önce ses işlikleri (laboratuvarları) kurmak ve okullara konuşma dersi koymak zorundayız. Ancak MEB’nin ve üniversitelerin böyle bir çabası yıllardır yok, dille ilgili kurumların, örneğin Dil Derneği’nin de deneyim ve birikimi var; ama parasal gücü yok.
Bu kadar uzun bir yanıt olsa da beni tatmin eden bir içerik bulamadım, uzun bir açıklamadan sonra işin ucunu paraya bağlayan bir yanıt verilmiş. Dil Derneği’nin yaptığı açıklama daha çok “Yarın Geyve’ye gideceğim.” yerine “Yarın Geyve’ye gidicem.” dememiz üzerine olmuş, aynı şeyden UzmanTV bile bahsetmiş burada, benim bahsetmek istediğim şey bu değil.
Türk Dil Kurumu’na baktığımızda bu konuda kurumun resmî olarak doğrudan yaptığı bir açıklama yok; ancak bu konuyla ilgili başka açıklamaları var. Yaptıkları açıklamadaysa tam olarak benim değinmek istediğim, hattâ değinmek diil, içini oymak istediğim konulardan bahsediyorlar ve benim de üzerinde konuşmak istediğim konular tam olarak bu konular: Düzeltme İşâreti, Yabancı Özel Adların Yazılışı ve Türk Âbecesi. Düşündüğümden uzun bir yazı olacak ama başlayalım bakalım.
1. Düzeltme İşâreti (Daha Çok Bilinen Adıyla Şapka)
Türk Dil Kurumunun “Yazım Kılavuzu” sayfasındaki açıklamalara baktığımız zaman üç ayrı kuralda topladığını görüyoruz. Bu üç kuralı kısaca tanıttıktan sonra kendi mantığımda gezinenleri söyleyeceğim. Geçelim Türk Dil Kurumu’nun kurallarına şimdi.
TDK kendi usunca bir mantık oluşturmuş (aynı durumdan Oktay Doğangün de yazısında bahsetmişti) ve bu mantığa göre ben Türkçe yazarken yalnızca anlamları ve okunuşları ayrı olan; ama yazılışları bir olan sözcüklerde şapka kullanabilirmişim. Birinci kural bunu söylüyor.
Birinci kurala göre, okunuşları ve anlamları farklı olduğu için ben âdet diyebilirmişim; ancak dâvâ diyemezmişim, şapkayı yalnızca anlam farkı olan iki sözcük mevcutsa kullanabilirmişim.
İkinci kuraldaysa dilimize Arapça ve Farsça’dan giren sözcüklerdeki /g/ ve /k/ ünsüzlerinden sonra gelen /a/ ve /u/ ünlülerinde kullanılacağı belirtiliyor ve sonrasında da aynı durumun kişi ve yer adlarındaki ince ve kalın /l/ ünsüzünden sonra gelen /a/ ve /u/ ünlüleri için de geçerli olduğu söyleniyor. Bu sözcüklere verilen örneklerden birkaçı: dergâh, tezgâh, Nigâr; dükkân, hikâye, Hakkâri, Kâzım, mekân, Halûk, Elâzığ, Lâpseki.
Üçüncü kuralda nispet i’si ile iyelik i’sinin karıştırılmaması için /i/ ünlüsü üzerine koyulması gereken şapkadan bahsediliyor. Buna verilen örnekler ise (Türk) askeri ve askerî (okul), (İslam) dini ve dinî (bilgiler) şeklinde.
Düzeltme işâretiyle ilgili tüm kuralları verdikten sonra Türk Dil Kurumu’nun tüm kurallarını/açıklamalarını bir kenara bırakarak kendi mantığımın söylediği kuralı dillendiriyorum şimdi:
Türkçe’nin yazıldığı gibi okunan ve harflerinin sesletime yeterli bir dil olduğunu savunabilmek için dildeki tüm sesleri ve tonlamaları karşılayacak işâretlerin bulunması gerekir. Türkçe’ye sonradan giren ya da Türkçe’de vâr olan bir sözcükteki ünlüler eğer uzatılarak ya da inceltilerek sesletiliyorsa bu ünlülerin yazımında farklı işâret(ler)e gereksinim vardır.
Usumun koyduğu kuralda işâret(ler) dedim; çünkü düzeltme işâreti de tek başına yeterli değildir. Biz Türkçe’de düzeltme işâretini kullanırken aslında ona iki ayrı görev yüklüyoruz: ünlüyü uzatma ve öncesindeki ünsüzü inceltme. Türk Dil Kurumu’nun 1. ve 3. kurallarındaki düzeltme işâreti ünlülerin uzatılarak okunması için gereklidir ve benim savuncama göre yalnızca yazılışı aynı olan sözcüklerdeki anlam karmaşasını ortadan kaldırmak için değil, sesletiminde uzun ünlü bulunan bütün sözcüklerdeki /a/, /u/ ve /i/ ünlülerinde kullanılması gereklidir.
2. kuralda kullanılan düzeltme işâretinin göreviyse ünlüyü uzatmak değil, bir önceki ünsüzü inceltmektir. “dükkân“, “dergâh“, “Halûk” sözcüklerinin hiçbirisinde bulunan düzeltme işâretinin görevi ünlünün okunuşunu uzatmak değildir, bu sözcüklerdeki düzeltme işâretinin görevi ünlüden önce gelen /k/, /g/ ve /l/ ünsüzlerinin ince okunmasını sağlamaktır.
Kalıplaşmış düşünceleri bir kenara bırakıp yazdıklarımı anlamaya çalıştığınızda dediklerimin o kadar da uçuk şeyler olmadığını ve bu düzenlemenin gerekliliğini göreceğinize inanıyorum. Şapka yazılışı aynı olan başka sözcük olup olmadığına bakılmaksızın sesletimin gerektirdiği her yerde kullanılmalıdır. Bu kadar yazıp çizdikten sonra tüm bunları çözümsüz bırakmayacağım. Şu anki düzende şapka kullanımının iki işlevi var, ve benim de bunun için iki önerim var:
1. Öneri: Şapkanın işlevsel farklılıklarının yazımda da belli olması için uzatma ve inceltme için iki farklı işâret kullanalım:
Bāzen düşünceler yalnız kalıyor.’daki “bazen”de /a/ uzatıldığı için ā kullanalım.
Helál olsun, bu işi de kıvırdın.’daki “helal”de /a/dan önceki ünsüz ince olduğu için á kullanalım.
2. Öneri: Uzatan /a/ için â kullanılmaya devâm etsin, incelen durumlarda /a/yı değil ünsüzü ince yazalım:
Bâzen düşünceler yalnız kalıyor. gibi bir cümlede “bazen” için â kullanalım.
Heɫaɫ olsun, bu işi de kıvırdın. gibi bir cümledeyse ince /k/, /g/ ve /l/ ünsüzlerinde değişiklik yapalım.
Yabancı Özel Adların Yazılışı ve Türk Âbecesi altbaşlıklı yazılarla devâm edeceğim…
Kaynaklar:
Dil Derneği, UzmanTV, Türk Dil Kurumu, Vikipedi-1, Vikipedi-2





