RSS

Bir ODTÜ’lünün Şapkası

Bu ülke öylesine garip bir ülkedir ki dili tartışmaya açtığın zaman insanlar kesim kesim ayrılırlar: Kimisi dil şöyle olmalıdır dendiğinde “Haa bak bu ülkücü kesin.” der, kimisi “Yok yok, Tanrı diyo, bence solcudur bu.” der, kimisi de “Yav bu inşallah dedi konuşurken, sağcı bu, koyu sağcı hem de.” der ve konuyu dilden alıp hop diye siyâsetin kucağına bırakıverir. Bir de “Türkçe diyo bu ya lan, diğer diller olmasın mı diyo, faşist misin olum sen?” diyerek konuyu dördüncü bir boyuta çekenler de var hâliyle.

Ben neyden bahsedecektim, nerlere gitti bak işin ucu. Neyse, toparlayıp asıl konuya geri dönüyorum. Konu ne zaman Türkçe’den açılsa küçüklüğümüzden beri duymaya alışageldiğimiz bir tanım vardır usumuzda: “Türkçe yazıldığı gibi okunan; okunduğu gibi de yazılan bir dildir.” diye. Özellikle yabancı bir dil öğrenirken bununla daha sık karşılaşırız. Örneğin İngilizce’de ‘cola’daki “c” ünsüzü /k/ olarak okunurken ‘cinema’daki “c” ünsüzü /s/ olarak okunur ve işte çoğu insan bu durumla karşılaştığında der Türkçe yazıldığı gibi okunur diye. Bunu oldukça sık duyuyoruz; ancak şu anki Türk âbecesiyle yazıldığı gibi okunan bir dilin varlığı olası değildir. Bunun nedenlerini; önce yetkili noktaların yaklaşımlarını verdikten sonra kendi düşüncelerimle açıklayacağım ve olası çözümler önereceğim.

Öncelikle görüyoruz ki Türkiye’de dil denildiği zaman yine iki cephe oluşuyor: Türk Dil Kurumu destekçileri ve Dil Derneği destekçileri. İlk önce Dil Derneği ne demiş bu konuda ona bakalım:

Soru: Türkçe yazıldığı gibi okunan, okunduğu gibi yazılan bir dil midir?
Yanıt: Hayır, Türkçe büyük ölçüde yazıldığı gibi okunan bir dildir. Bütün dillerde yazı ve konuşma dili ayrımı vardır, Türkçede de yazı ve konuşma dili aynı değildir. Ancak Türkçede yazı ve konuşma dilleri arasındaki ayrım, öteki dillere göre daha azdır. Türkçede söylenişte ve yazıda elbette kuraldışı örnekler de vardır; ama biz, yıllardır dilimize giren yabancı öğelerle daha çok uğraştığımız, gözle ve kulakla dili iyi öğretemediğimiz, dilcileri çok ciddiye almadığımız için “Türkçe yazıldığı gibi okunur” gibi yanlış bir savın arkasına takılıyoruz. Örneğin /ğ/nin konuşma ve yazıdaki değişimlerini çokları bilmiyor. Dilimizde hâlâ kullanılmakta olan yabancı sözcüklerin söylenişi kişiden kişiye değişiyor. Türkçe yazıldığı gibi okunan bir dil olsaydı bu sorunlar büyür müydü? Dilcilerin ve uygulayımbilimin (teknolojinin) desteğiyle bir an önce ses işlikleri (laboratuvarları) kurmak ve okullara konuşma dersi koymak zorundayız. Ancak MEB’nin ve üniversitelerin böyle bir çabası yıllardır yok, dille ilgili kurumların, örneğin Dil Derneği’nin de deneyim ve birikimi var; ama parasal gücü yok.

Bu kadar uzun bir yanıt olsa da beni tatmin eden bir içerik bulamadım, uzun bir açıklamadan sonra işin ucunu paraya bağlayan bir yanıt verilmiş.  Dil Derneği’nin yaptığı açıklama daha çok “Yarın Geyve’ye gideceğim.” yerine “Yarın Geyve’ye gidicem.” dememiz üzerine olmuş, aynı şeyden UzmanTV bile bahsetmiş burada, benim bahsetmek istediğim şey bu değil.

Türk Dil Kurumu’na baktığımızda bu konuda kurumun resmî olarak doğrudan yaptığı bir açıklama yok; ancak bu konuyla ilgili başka açıklamaları var. Yaptıkları açıklamadaysa tam olarak benim değinmek istediğim, hattâ değinmek diil, içini oymak istediğim konulardan bahsediyorlar ve benim de üzerinde konuşmak istediğim konular tam olarak bu konular: Düzeltme İşâreti, Yabancı Özel Adların Yazılışı ve Türk Âbecesi. Düşündüğümden uzun bir yazı olacak ama başlayalım bakalım.

1. Düzeltme İşâreti (Daha Çok Bilinen Adıyla Şapka)

Türk Dil Kurumunun “Yazım Kılavuzu” sayfasındaki açıklamalara baktığımız zaman üç ayrı kuralda topladığını görüyoruz. Bu üç kuralı kısaca tanıttıktan sonra kendi mantığımda gezinenleri söyleyeceğim. Geçelim Türk Dil Kurumu’nun kurallarına şimdi.

TDK kendi usunca bir mantık oluşturmuş (aynı durumdan Oktay Doğangün de yazısında bahsetmişti) ve bu mantığa göre ben Türkçe yazarken yalnızca anlamları ve okunuşları ayrı olan; ama yazılışları bir olan sözcüklerde şapka kullanabilirmişim. Birinci kural bunu söylüyor.

Birinci kurala göre, okunuşları ve anlamları farklı olduğu için ben âdet diyebilirmişim; ancak dâvâ diyemezmişim, şapkayı yalnızca anlam farkı olan iki sözcük mevcutsa kullanabilirmişim.

İkinci kuraldaysa dilimize Arapça ve Farsça’dan giren sözcüklerdeki /g/ ve /k/ ünsüzlerinden sonra gelen /a/ ve /u/ ünlülerinde kullanılacağı belirtiliyor ve sonrasında da aynı durumun kişi ve yer adlarındaki ince ve kalın /l/ ünsüzünden sonra gelen /a/ ve /u/ ünlüleri için de geçerli olduğu söyleniyor. Bu sözcüklere verilen örneklerden birkaçı: dergâh, tezgâh, Nigâr; dükkân, hikâye, Hakkâri, Kâzım, mekân, Halûk, Elâzığ, Lâpseki.

Üçüncü kuralda nispet i’si ile iyelik i’sinin karıştırılmaması için /i/ ünlüsü üzerine koyulması gereken şapkadan bahsediliyor. Buna verilen örnekler ise (Türk) askeri ve askerî (okul), (İslam) dini ve dinî (bilgiler) şeklinde.

Düzeltme işâretiyle ilgili tüm kuralları verdikten sonra Türk Dil Kurumu’nun tüm kurallarını/açıklamalarını bir kenara bırakarak kendi mantığımın söylediği kuralı dillendiriyorum şimdi:

Türkçe’nin yazıldığı gibi okunan ve harflerinin sesletime yeterli bir dil olduğunu savunabilmek için dildeki tüm sesleri ve tonlamaları karşılayacak işâretlerin bulunması gerekir. Türkçe’ye sonradan giren ya da Türkçe’de vâr olan bir sözcükteki ünlüler eğer uzatılarak ya da inceltilerek sesletiliyorsa bu ünlülerin yazımında farklı işâret(ler)e gereksinim vardır.

Usumun koyduğu kuralda işâret(ler) dedim; çünkü düzeltme işâreti de tek başına yeterli değildir. Biz Türkçe’de düzeltme işâretini kullanırken aslında ona iki ayrı görev yüklüyoruz: ünlüyü uzatma ve öncesindeki ünsüzü inceltme. Türk Dil Kurumu’nun 1. ve 3. kurallarındaki düzeltme işâreti ünlülerin uzatılarak okunması için gereklidir ve benim savuncama göre yalnızca yazılışı aynı olan sözcüklerdeki anlam karmaşasını ortadan kaldırmak için değil, sesletiminde uzun ünlü bulunan bütün sözcüklerdeki /a/, /u/ ve /i/ ünlülerinde kullanılması gereklidir.

2. kuralda kullanılan düzeltme işâretinin göreviyse ünlüyü uzatmak değil, bir önceki ünsüzü inceltmektir. “dükkân“, “dergâh“, “Halûk” sözcüklerinin hiçbirisinde bulunan düzeltme işâretinin görevi ünlünün okunuşunu uzatmak değildir, bu sözcüklerdeki düzeltme işâretinin görevi ünlüden önce gelen /k/, /g/ ve /l/ ünsüzlerinin ince okunmasını sağlamaktır.

Kalıplaşmış düşünceleri bir kenara bırakıp yazdıklarımı anlamaya çalıştığınızda dediklerimin o kadar da uçuk şeyler olmadığını ve bu düzenlemenin gerekliliğini göreceğinize inanıyorum. Şapka yazılışı aynı olan başka sözcük olup olmadığına bakılmaksızın sesletimin gerektirdiği her yerde kullanılmalıdır. Bu kadar yazıp çizdikten sonra tüm bunları çözümsüz bırakmayacağım. Şu anki düzende şapka kullanımının iki işlevi var, ve benim de bunun için iki önerim var:

1. Öneri: Şapkanın işlevsel farklılıklarının yazımda da belli olması için uzatma ve inceltme için iki farklı işâret kullanalım:

Bāzen düşünceler yalnız kalıyor.’daki “bazen”de /a/ uzatıldığı için ā kullanalım.

Helál olsun, bu işi de kıvırdın.’daki “helal”de /a/dan önceki ünsüz ince olduğu için á kullanalım.

2. Öneri: Uzatan /a/ için â kullanılmaya devâm etsin, incelen durumlarda /a/yı değil ünsüzü ince yazalım:

Bâzen düşünceler yalnız kalıyor. gibi bir cümlede “bazen” için â kullanalım.

Heɫaɫ olsun, bu işi de kıvırdın. gibi bir cümledeyse ince /k/, /g/ ve /l/ ünsüzlerinde değişiklik yapalım.

Yabancı Özel Adların Yazılışı ve Türk Âbecesi altbaşlıklı yazılarla devâm edeceğim…

Kaynaklar:

Dil Derneği, UzmanTV, Türk Dil Kurumu, Vikipedi-1, Vikipedi-2

 
Leave a comment

Posted by 02 Ağustos 2011 in Türkçesi Varken

 

Dünyânın En Uzun Alan Adları

En Uzun Bulunak (Eylul98.com'dan)

Goo.gl, bitly, TinyURL, YepURL gibi bulunak kısaltma hizmetleri türeyedursun, bunları bir kenara bırakıp insana “Yok artık!” dedirtecek birçok uzun alan adları mevcut. Bu alan adlarının kimisi Türkçe, çoğunluğuysa İngilizce içeriğe sâhip.

Edindiğim bilgiye göre bir alan adının uzunluğu en fazla 63 karakterden oluşabilirmiş, büyük olasılıkla bu 63′ün ucu 26’ya dayanıyor; ancak öyle çok derinlerine inemeyeceğim. Her neyse, işte vatandaşlar bu 63 sınırını sonuna kadar kullanmış, ama kullanmayanı da var tabi. Neyse sözü uzatmadan bulduğum uzun bulunaklara geçeyim efenim: (kimilerine açıklama da yapacağım, vallâ)

1 – aloiyigunlerbenvahitoglumubulupgetirenetam100binlira.com

Bu sayfayı hazırlayan(lar) bir zamanlar ortalıkta çok dolanan telefon şakasıyla kendi şakalarını birleştirmiş.

2 – dowebsitesneedtolookexactlythesameineverybrowser.com

Genelağ sayfaları bütün tarayıcılarda aynı şekilde görünmek zorunda mı?” diyerekten topluma yöneltilmiş bir soru. Sayfanın kendisi bu soruyu “HAYIR!” olarak yanıtlıyor.

3 – thisisthelongesteuropeandomainnameallovertheworldandnowitismine.eu

Bu dünyâdaki en uzun Avrupa alan adı ve artık benim” diyen bir bulunak burası da.

4 – dunyanineniyiuniversitelerindenbirindeokumakistermisiniz.bilkent.edu.tr

Bilkent Evrenkenti de boş durmamış. Hazırladıkları sayfada dünyânın en iyi evrenkentleri arasında 112. oldukları yazıyor ve aday öğrencileri Bilkent’e çağırıyor. Daha fazla açıklamaya gerek yok, zâten bulunağın adı da bunu söylüyor.

5 – 3.141592653589793238462643383279502884197169399375105820974944592.eu

Bu sayfaysa matematik manyakları tarafından açılmış bir sayfa. Alman bir teknoloji şirketi tarafından açılan sayfa adı Pi sayısının virgülden sonraki 63 basamağından oluşuyor. Hazır yeri gelmişken: 2 üzeri 5 çarpı 9 üzeri 2 eşittir: 2592. İlginç.

6 - 111111111111111111111111111111111111111111111111111111111111.com

Sayfa 63 tâne 1′den oluşuyor, ve bizi Arnıld Şıvarzeneger’in çeşitli görüntüleriyle karşılıyor.

7 – thelongestlistofthelongeststuffatthelongestdomainnameatlonglast.com

longlast’taki en uzun alan adındaki en uzun saçmalığın en uzun listesi” şeklinde bir anlamı var kendisinin.

8 – aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa.eu

Bu sayfayı da Alman bir komedyen satın almış, ayrıca bunun Z’lerden oluşanını da satın almış. “eu alan adının başı da sonu da benim.” diyor kısacası.

9 – llanfairpwllgwyngyllgogerychwyrndrobwllllantysiliogogogoch.co.uk

Tam 58 harften oluşuyor ve benim listemde olan en güzel iki tâneden birisi. Llanfairpwllgwyngyllgogerychwyrndrobwllllantysilio gogogoch, kısaca Llanfair PG, Llanfair P. G. ya da Llanfair, Büyük Britanya’da bulunan Galler’deki Anglesey adasının güneyinde yer alan bir yerleşim yerinin adıymış ve Avrupa kıtasındaki en uzun ada sâhipmiş.

Türkçesi: “Kırmızı mağaralı aziz Tisilyo’nun yaptığı hızlı girdabın yanındaki beyaz fındık ağaçlarının olduğu boşluktaki azize Meri kilisesi”. Nasıl okunduğunu merâk ediyorsanız buraya tıklayın.

19. yüzyılda burada yaşayan bir ayakkabıcı, köyünün yakınında geçen Londra-Manchester tirenlerinin Anglesey yakınında durabilmesi için gerekli olan garın yapımını sağlamak amacıyla bu tekerlemeyi bulmuş.

10 - abcdefghijklmnopqrstuvwxyzabcdefghijklmnopqrstuvwxyzabcdefghijk.com

Sonuncu sayfamız en güzeli. 26 harflik İngiliz âbecesinin iki buçuk defâ yazılmasından oluşan bu alan adının güzel bir yanı var: ücretsiz e-ileti desteği!

Alan adıyla kendinize ileti bulunağı (anlamayanlar için: e-mail adresi) alabiliyorsunuz. Özetle demem o ki, adınız@abcdefghijklmnopqrstuvwxyzabcdefghijklmnopqrstuvwxyzabcdefghijk.com biçiminde bir ileti bulunağına sâhip olabilirsiniz. Bu kadar uzun bir ileti bulunağının pek işinize yarayacağını/kullanışlı olacağını düşünmüyorum, ancak arkadaşlarınıza bahsedebileceğiniz, “ulan nerden buluyosun böyle şeyleri ya” şeklinde iltifatlar alacağınız durumlar oluşturabilir.

Kaynaklar:

http://www.chip.com.tr/konu/En-uzun-.eu-uzantili-alan-adi_3457.html

 
Leave a comment

Posted by 31 Temmuz 2011 in Genelağ

 

Ubuntu Flash Player Tam Ekran Sorununa Çözüm

Eğer Ubuntu’da Yûtup benzeri sayfalarda Flash Oynatıcıyla açılan izletileri tam ekran yaptığınızda ekranınız donuyorsa aşağıda yazan yönergeleri uygulayın:

1. Flash izletisine sağ tıklayarak “Ayarlar“ı seçin ve “Donanım hızlandırma özelliğini etkinleştir“  işâretini kaldırın.
2. Genelağ tarayıcınızı (Firefox, Chromium, Opera, vb.) kapatın.
3. Uçbirimi açın ve şu komutları sırasıyla yazın:

sudo -s
mkdir /etc/adobe
echo \"OverrideGPUValidation = 1\" >> /etc/adobe/mms.cfg

4. Tarayıcınız açın ve Flash Oynatıcının “Ayarlar” bölümünden donanım hızlandırmasını yeniden etkinleştirin.
5. Tarayıcınızı kapatıp açın, sorunun ortadan kakmış olması gerekiyor.


Burada yazan yönergeler Ubuntu 10.04 ve 10.10′da başarılı olarak çözüme ulaşmıştır.
_______________________________________________________________
Çözümün kaynağı olan dodo3773 adlı kullanıcıya teşekkürler.

 
Leave a comment

Posted by 22 Temmuz 2011 in Ubuntu

 

Etiketler: , , , ,

Şapkasız Çıkmam Ağbi!

Her ne kadar İstanbul ağzına göre telafuz yapsak da yazı dilinden konuşmaya ince ayrılıklar olduğu bilinir. Nitekim ilk zamanlarda Türkiye Türkçesiniŋ, okunduğu gibi yazılan ve yazıldığı gibi okunan bir dil olması istenmiştir. Soŋraları öyle olmaktan yâzmıştır ama o kadar da çok uzaklaşmamıştır.

Okunuş ve yazışıŋ birebir olmaktan sapmasınıŋ eŋ büyük örŋeği, şapkanıŋ kullanımınıŋ kısıtlanmasıdır. Evet, kısıtlanması… TDK yazım kuralları kılavuzunda hiçbir zaman şapka tamâmen kalkmış değildi. Ama TDK kendince bir mantık yaratmış. Diyor ki, eğer sözcüğüŋ şapkasızı farklı bir sözcüğe deŋk geliyorsa şapka konulur. Ama değilse şapka konulmazmış! Demeli, Halam hâlâ buradayken hâlini soramayacakmışım ama halini sorabilirmişim!

Şapkanıŋ sadece karıştırılmayacak durumlarda kullanılması bir tutarsızlıktır. Çünkü diyelim, aynı yazılan yeŋi bir sözcük dile katıldığında (bu sözcük yeŋi bir türetim de olabilir, diriltme ya da derleme de olabilir) bu kez tüm eski yazılanlar yaŋlış yazım olacak ve bu alışkanlığıŋ da o ândan başlayarak kırılması gerekecek. Ama bunlarıŋ tümünü bir yana bırakalım, bugün artık yeŋi kuşak şapkanıŋ kalktığını sanıyor, ya da zaten hiçbir zaman öğrenmedi!

*

Türkiye Türkçesinde ayrıca hiçbir dönem okunduğu gibi yazılmamış sözcükler de bulunur. Örŋeğin, var olmak yazarız ama /vaar olmak/ okuruz. Oysa vardır derken /a/ kısa söylenir.

Türk dillerinde birincil uzun ünlüler vardır. Birincil olması, onlarıŋ Ana Türkçede bulunduğu aŋlamında gelir (soŋradan olma değildir). Ancak ne yazık ki her Türk dilinde korunmamıştır. Bugün kurallı olarak uzunlukları koruyan sadece Türkmence, Halaçça ve Yakutça kalmıştır. Ayrıca Çuvaşçada uzun ünlülerin izleri açıkça barınır. Ama özünde bu kadar değil: Türkiye ve Azerbaycan Türkçelerinde de birincil uzun ünlüler korunmuştur!

Türkiye Türkçesinde kurallı olarak uzun ünlüler ardındaki sessizi yumuşatır (yumuşatılabilirse!). Örŋeğin, ad (isim) sözcüğü Eski Türkçedeki aat sözcüğünden gelir, Oysa at (beygir) sözcüğü kısa olduğu için yumuşamamıştır. Aynı biçimde od (ateş) sözcüğü de oot sözcüğünden gelir, oysa ot (bitki) kısa olup sert kalmıştır. Hattâ oda sözcüğü ootag (çadır, oda) sözcüğünden, o da oota- (ateş yakmak) ve soŋunda oot sözcüğünden gelir. Demeli; oda, ateş yakılıp içinde yaşanılan çadırdır. öc, öd, ödemek, yadırgamak, ard (artmak değil), ağarmak (aakarmak, ak olmak), çağırmak (çaakır-), … Örŋekler sürer gider.

Uzun ünlü içeren sözcüklerden biri de var sözcüğüdür (varmak değil, o kısa ünlülü). Eski Türkçede baar- sözcüğünden gelir, sık görülen /b-/ ‘den /v-/’ye olan dönüşümle… Demek ki Türkçedeki birincil uzun ünlüler, var olmak deyiminde korunmuştur. Bundan başka sanırım yâd (yabancı) < yaat sözcüğünde korunur, tabî yaŋlış işitmiyorsam.

Yazar: Oktay Doğangün

 
Leave a comment

Posted by 21 Temmuz 2011 in Türkçesi Varken

 

TDK’ye Atılan İftirâlar

1970 yıllarda basın tarafından TDK’yi karalamak için gülünç türetimler yapılmıştır. Bu türetimlerin kimler tarafından yapıldığı bilinmiyor ancak, kamu içinde hızla yayılmış ulayı (ve) bunların gerçekten TDK tarafından türetildiği sanılmıştır, hatta sanılmaktadır.

TDK’nıñ türettiği sanılan sözcükler;

* Otobüs : Çok Getirgeçli götürgeç
* Tren : Alttan ittirmeli üstten tüttürmeli çok oturgaçlı getirgeçli götürgeç
* Yumurta : Tavuksal fırtlangıç
* İstiklâl Marşı : Ulusal düttürü
* Hostes : Gök konutsal avrat
* Uçak : Gökkonut
* Restaurant : Sosyal Otlangaç
* Fren : Durdurgaç
* Fotoğraf makinesi : Şekil çeken
* Minibüs: Kaptıkaçtı
* Zil : Zırlangaç
* Problem : Zorlangaç
* Flüt : Öttürgeç
* Ütü : Alttan püskürtmeli düzelteç
* CD : Dönen Bilgi Tekeri
* Gitar : Çok telli çalgaç

Toplum üzerindeki etkileri
Bu sözcükler, kamu tarafından gülünç bulunup TDK’nıñ alay konusu olmasına neden olmasının dışında, dilimizdeki en güzel eklerden biri olan -geç,-gaç ekini de öldürmüştür. Bu iftiranın doğruluğuna inanlar, yapılan yeni türetimlere direnç gösterme eğiliminde olup bu sözcükleri neden olarak göstermektedirler.

Yazar: Gökbey Uluç

 
Leave a comment

Posted by 21 Temmuz 2011 in Türkçesi Varken

 

Yelveren’i Bilmeyen Yokmuş!

İstanbul Taksim’de, Oktay¹ ile birlikte oturmuş çaylarımızı yudumlarken, bir yandan da dil üzerine aytışıyorduk.

Neredeyse %100′e yakın arı bir dil ile konuşmamız sürerken, toplum içinde yeñi sözcükleriñ tutunması, verilen tepkiler, kişileriñ bakış açısı gibi konulara sıra geldiğinde, birkaç gün önce başımdan geçen bir olayı añlattım;

Anneannemgildeyken, oda epeyce sıcaklamıştı. O ânda, sanki 40 yıldır kullanımdaymış gibi, birden dilimden “yelveren” sözcüğü çıktı; “yelveren yoxtuu?” diye sordum. Anneannem, hiç duraksamadan, “bax, ordadı” diyerek yukarıdaki “vantilatörü” gösterdi. Biraz soñra içeriye dayım girince, “yelveren çalışmıır?” diye sordum. Dayım, “ne” deyince, “yelveren daa” diye yiñeledim, soñra “haa” diyerek çalıştığını söyledi.

“Yelveren” sözcüğü ile ergen yaştaki ulayı (ve) bir takım kişilerin, nasıl dalga geçtiğiñi biliyoruz. Ançıp bu kısa anı, Oktay’ıñ ilgisiñi çekmişti. “Acabâ, eski topraklar, dile daha mı duyarlı?” diye söylendik. Soñrasında “neden bunu denemiyoruz?” diye yola koyulduk.

Eski betikçileri (sahafları) dolaşırken, yaşlı bir amcanıñ baktığı satağa yâni dükkâna girdik. Amcamız, ne bilgisayar kullanıyor ne de bu tür bir aygıt. Sorduğumuz her betiği, önce düşünür, soñra “var” ya da “yok” diye yanıtlardı. Aytış koyulaşınca, içerisi epeyce ısınmaya başladı. Ben hemen araya girdim; “ya bi yelveren olsaydı keşke…” Amca, hiç duraksamadan, “yok be oğlum, hasta ediyor o” diye yanıtıñı verdi. Burada başka sözcük denememiz olmadı, Oktay da “Kumusî Türkî” betiğiñi aldı ulayı oradan çıktık.

Bir başka eski betikçiniñ yerine girdik. Burada “klima” vardı. İçeriniñ serinliği hoşumuza gidince, “ooo burada yelveren de varmış” diye söze başladık. Sonuçta klima ile vantilatörün ereği aynı. İkisi de yel verme işini yapıyor. Bu durumda ikisine de yelveren demekte sorun yok.

Buradan da çıkınca, yolda “tümden öz Türkçe konuşalım” diye karar kıldık. Başka bir satağa girince, “Esenlikler” diyerek söze başladık. “Talat Tekin’iñ betikleri var mı?” diye sorduğumda, karşı taraf, “betik” sözcüğünde takılınca, “kitap” diyerek yeñilemek durumunda kalıyordum. Soñrasında gittiğimiz sataklarda da betik sözcüğüñü baña yiñelettiler.

Birkaç gün soñra da Zafer² ağabey ulayı Oktay ile buluşup, öğle yemeği için bir aşeviñe  gittik. Garsona, “seçke yok mu?” diye sorduğumda, hiç duraksamadan; “işte burada” diyerek “menü“yü uzattı.

Günüñ soñunda şunlara ulaşmıştık;

•    Kökleri herkesçe bilinen türetimler, ânında tutunabiliyor.
•    Eski dilden diriltme sözcükleriñ işi zor. Emek yoyulmadan tutunması olanaksız.
•    Eski topraklar, yeñi sözcükleriñ türetildiğiniñ ayırdın da bile değil. Bildiği sözcükler ile yapılan türetimleri ânında añlayıp, yanıt verebiliyor.
•    Sözcüklerle dalga geçen ergenleri ciddiye almamak gerekiyormuş.
•    Yelveren sözcüğünü bilmeyen yokmuş.
•    Seçke sözcüğünü bilen garsonlar da vârmış.
___________________________
[1] Oktay Doğangün – Doğabilimci
[2] Zafer Öztürk – Deñizci
Yazar: Gökbey Uluç

 
Leave a comment

Posted by 21 Temmuz 2011 in Türkçesi Varken

 

The Longest Word in Finnish

I don’t know whether it’s a good idea to write this, because it’s nothing too serious.

Anyway, who cares…

When I was at high school I made a friend from the net. She was from Finland!  And I was too excited! Having friends from other countries was excellent. And, it was really enjoyable moment. Because, when I first met with her, my English wasn’t good. And, it was my first real attempt to speak with a foreigner in English. Yes, she was Finnish, but it doesn’t matter, the important thing was that she didn’t know my language, I didn’t know her language, nevertheless, we were able to communicate, we were able to understand each other. This may seem so stupid to many of you – and maybe it’s so – but, as I said it was one of the biggest moments in my life. Her name is Hanna, we spoke a lot and we’re still speaking. I titled this writing as ‘The longest word’ because I remember a funny coversation with her about it. We were talking about languages, – also we talked about language assimilation a lot, anyway.. – and I said the longest word in Turkish (at least the longest I know ) is Çekoslavakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?

Then she said the longest Finnish one is  ”Epäjärjestelmällistyttämättömyydelläänsäkäänköhänkään” and I was amazed. Then I learned that in Finnish you can write words without seperating. In fact somehow, it’s similar with Turkish, not in words, at in pre and suffixes. And I don’t know any Finnish, but I want to learn it one day, it seems to me that Finnish is an enjoyable language and I don’t know its grammar, but I like its pronunciation :)

[By the way, we also talked today, she talked about my blog and commented on one of my writings :D

I didn't think that someone'd really read these writings, and when heard from her, I was too happy :)

Kiitos Hanna, olen iloinen :D :D :D ]

 
1 Comment

Posted by 11 Ocak 2009 in Genel

 

Is the Glass Half Empty? Then Just Tip It Over…

Once upon a time, there was a student looking everything with a pesimist aspect, murmuring all the time and always seeing the glass as half empty. The sage used to tell him all the time to focus on positive thinking; however, the student didn’t listen to him.

One day, the sage called him to come. Again, he took a glass and pored water till the half of the glass became full, and then asked to him, ”What do you see?”

The student used to hate this attitude of the sage.  The student thought that ”This dotard keeps telling the same things all the time!” He poured the water inside the glass and put the glass inverted. Then, he said ”Now, I see a completely empty glass!” with a nervous voice.

Upon his this behaviour, the sage smiled and yelled ”Excellent!” with enthusiasm.

While the student staring at  the sage with twisted eyes, the sage said him, ”Now, you can fill your glass with your desired drink.” and after taking glass he poured tea into the glass.

And then, he continued, ”As you see, if you had poured tea while the half was full of water, the mixture would taste neither as tea nor as water.

So, sometimes, seeing events from full half is not enough. When you cannot find a way-out, it may be more sensible to start from the scratch.

 
1 Comment

Posted by 11 Ocak 2009 in Genel

 

I Love You! What’s it?

What's love?

Perhaps in these days most of us are a little mixed up with the love issue. Perhaps it’s the most beautiful and intangible thing in the world. The feeling, love makes us happy and it makes us feel very special and it may come to our life in different forms. In the form of God, parents, brother, sister, friends, and of course lover. Is love something precious or poisonous ? And what about love at first sight?

I think these commonly-discussed questions have different answers for everyone. So, again I think, to discuss is nonsense. But, in my opinion, answer depends on how you see love. If you love someone you try to know everything about her/him; her/his dreams, her/his interests, her/his thoughts, you always think of her/him, you try to be near her/him as much as possible. So, my definition is the wonder of knowing each other in aspect of all sides. But this’s not the all definition of course, just the starting point. So, I reject this ‘first sight’ thing. I don’t believe, because how can I decide what kind of person I’m looking at? Can I know that just at first sight, without talking, without understanding the one I’m looking at?

I don’t know what researchers say, but I think no. First sight love depends on beauty, I guess. Because what will be your criters if you don’t know who is s/he? Also, I think love is a limited feeling, when you love someone, you’re the happiest one. You see everything different, and this feeling is perfect. But, after you experience some long time with her/him, you come to a turning point: it leaves its place into affection or it becomes hatred (In Turkish, ‘Aşk ya yerini sevgiye bırakır ya da nefrete dönüşür.’). So, I think the term ’sevgi’ is stronger than love. And I think love is a temporary situation, but I don’t imply that love is just a trivial feeling, yes it’s undeniably a perfect and strong feeling in my definition, but it has to leave its place to another feeling, and if ’sevgi’ takes that place, love continues with much stronger feelings. My conclusion seems so: to love someone, firstly and fundamentally you should know her/him, you should be able to identify her/him.

 
Leave a comment

Posted by 30 Kasım 2008 in Genel

 

Teenage Freedom

Being a teenager and being a parent of one present some unique growing challenges from an emotional, financial, and educational standpoint. For the teenager, is a new time in their lives when they are seeking for self-identify; for the parent, it can be a difficult time as teenagers exert their independence and no longer want to be managed by parents. From one side, parents still want to wish that their children be with them, always stay near them, but from other side, teeanagers want to have freedom and maybe sometimes we don’t want them to interfere our life.

We are in the way of becoming adult individuals even parents still don’t want to see us like that. The controversy is here, and yes, I think this’s the biggest problem. But when I consider this, I can’t feel in the exact way like them, but I can imagine how hard it is. A part of you whom you gave all your affection, patience, interest and love is partially leaving you, he’s moving another life away from you, so I think it’s really hard for them to leave us. And also, maybe they think that we are not prepared to stand on our feet yet. And teenagers, we, are tend to be free and lonely maybe, so that’s the reason for the troubles in family. To overcome this, of course the only cure is communication, but both parents and children avoid this most time. Isn’t it like this also in our daily conversations? We just pretend to be good, don’t have problems etc. So, I think we must change the way we live, the way we communicate with all people, not just family. Intimate thoughts come to reality occasionally. So, whatever it’s, sincere feelings are always worthier than artificial behaviours. But, of course there’re times we tell, or we have to tell lies to our parents. But, these lies always has good reasons as she stated, we won’t want to hurt them, so maybe we don’t lie, but we hide things… This’s not my first time leaving my family, I was in boarding high school. I think that it has so many advantages for me. Yes, I was away from my family, and it was really too hard to get used to, especially early weeks, just think.. You’re away from your family and you are too little to leave. And I cried a lot in those early weeks.. Anyway, it’s been a little long, shortly I’ve had many experiences in that school’s dorm, and good friendships and best friendship. I think about it sometimes what it gave me, what it took from me. But, I think I made profit! When you’re away, you understand what family really is! In fact, isn’t everything goes like this?

We never know what we have till it goes away, leave us in loneliness. So, I think being away is good if you can take some good points from it, in other words, it depends, depends on you. And this freedom thing, if you really think that you are mature enough, then it’s up to you what you do, where you go or what kinds of friends you have. But I’m trying to think like parents, and if I had a son/daughter and if I were in this kind of situation, I’d let him/her be free in his choices, but I won’t let him be lonely. I’ll be supportive of him in sensible issues, that’s exactly what I mean. And I think there will be no trouble in wandering around freely as long as you have strong roots, if you have some stable beliefs; if you have built a powerful building inside you, then no need to worry.

Mevlana has a saying for this which I like so much: “Ben bir ayağı doğrulukta, bir ayağı bütün kâinâtı dolaşan bir pergelim!” It exactly explains my ideas about this freedom issue, I guess. Lastly, generation gap issue. I think there’s always been and will be generation gap between parents and their children. It’s unavoidable, but there’re cures for this thing too. And there’s only way, I guess: respect from two sides. As long as teenages and parents listen to each other and pay attention what really each side wants, there’ll left nothing to debate!

 
Leave a comment

Posted by 29 Kasım 2008 in Genel

 
 
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.